5 Mart 2015 Perşembe

Mikro Birlikteliklerin Ekonomideki İtici Gücü

                Mikro Birlikteliklerin Ekonomideki İtici Gücü

Her günün bitimi yeni bir günün başlangıç müjdecisidir. Başlangıçlar kimileri için huzurlu kimileri için sancılıdır. Tüm değişkenleri iç içe yaşıyor insanoğlu.

            Ekonomiye katkı sağlamak ve belli sorumlulukları yerine getirmek için düşülür yollara. Bu sorumluluklar iştir, okuldur vs. Geride kalanlar ev emekçileridir. Rutin iş sorunluluklarını yerine getirdikten sonra, kalan zamanlarında kendilerini başka diyarlara sürükleyen o sihirli ekranla baş başadırlar artık. Gün gezmelerinin dışında, dünyalarıdır o küçük ekran. Diziler dizilir önlerine istemedikleri kadar. İnsan geninde mevcut olan merak dürtüsü ile kim nereye gitmiş, kim ne yapmışlarla beyin işgal edilir. Kim kimi beğenmiş, kim kimi neden, niçin öldürmüşlerle geçirilen vakit, işin cabası.

            Şiddetten, ahlaksızlıktan şikâyet edilirken, bunların bolca işlendiği programların reytingleri üst sıralara taşınır. Anlayacağınız, hem şikâyet ediyoruz hem de seyretmekten kendimizi alamıyoruz. Bu tezatlıklar içerisinde geçirilen bir yaşam.

            Ev emekçilerimiz, hem ailelerinin tüm sorunluluklarını yüklenirler hem de yukarıda saydığımız işlerin hiçbirini aksatmazlar. Bu nasıl bir enerjidir bilemezsiniz.

            Birçoklarını biliyorum ki aile ekonomilerine katkı sağlamak istemelerine rağmen, işsizlik önlerinde duvar gibi durmakta ve ekonomi noktasında aktif olamamaktadırlar. Dar gelirli olmaları sebebiyle, sermaye gerektiren işlere de girişememektedirler. Hal böyle olunca o ekranın esiri olurlar artık.

            Tam bu noktada asıl değinmek istediğim konuya gelmek istiyorum. Evlerinde ekonomi noktasında ailelerine katkı sağlayamayan,  alt gelir gurubu bireyleri, pasif durumdan aktif duruma getirmeyi hedefleyen sosyal bir proje örneği var önümüzde Mikro kredi projesi.

            Sivas gibi işsizliği en üst seviyede yaşayan bir şehirde, bu kredi ile ev hanımlarımızın ev ekonomilerine, dolayısıyla ülke ekonomisine katkıları mümkün.

            Bu vesile ile mikro kredi noktasındaki bilgilerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. İlgilenen ve bu bilgiler ışığında bir adım atan, cesaretli ev hanımlarımızın olabileceğini düşünüyorum.

            Türkiye’nin birçok şehrinde şubeleri bulunan ve “ne kadar yoksulsunuz, o kadar yanınızdayızsöylemi ile faaliyet gösteren bu teşvik projesinin en önemli özelliği, yeşil kart sahibi olan vatandaşları, mikro kredi ile destekleyip vergi mükellefi olabilecek konuma taşınmasına öncülük etmesidir.

            Başvuru sonrasında size verilen kredinin, bir yıllığına faizsiz verilmesi ve haftalık ödemelerle geri ödemenin yapılması da mikro krediyi cazip hale getirmektedir. İlk etapta size verilen miktar yapacağınız işe göre 500- 1000 tl arasında değişir. Vergi mükellefi olmak isteyen girişimciler ayrıca girişimci kredisi ile de desteklenir.

            Tüm bunların yanında mikro kredi alan herkese ferdi kaza sigortası yapılır ayrıca içeride de  bir kumbara oluşturulur. Bu kumbarada biriken paralar küçük miktarlarda da olsa, krediyi alan bireyleri tasarrufa teşvik niteliğinde olması ise işin bir başka güzel tarafı.

            Evet, üretme noktasında istekli olan ev hanımları ve işsiz gençlerimiz. Mikro kredi ile ilgili sizlere aktarabileceğim bilgiler bu kadar. Bu bilgilerden sonra yapacağınız tek şey, yapmak istediğiniz işe karar vermek. İnanın güzel bir başlangıcınız olacaktır. Ben biliyorum ki, eğer gerçekten istenirse ve azimliyseniz başarabilirsiniz diye düşünüyorum. Ürettikçe kazanacaksınız, para kazandıkça refah seviyeniz yükselecek ve huzurlu olacaksınız.

            Bizler biliyoruz ki kadının ekonomiye katkısı azımsanmayacak kadar çoktur. Geçim sıkıntısı içerisindeki bireyin, ben ne yapabilirim düşüncesinden sıyrılıp “mikro krediyle ben istersem her şey olur” sloganını sizde dillendirin.

            Bu proje, bağışlarla devamlılığını sürdüren bir projedir. Buradan Sivas’ımızın önde gelen işadamlarına seslenmek istiyorum. Sizlerde Kayserili, Malatyalı işadamları gibi insanınıza, dolayısıyla kentinize yatırım yapın lütfen.    

            Aileleri için, kendileri için, dolaylı da olsa ülke ekonomisi için adım atmak isteyen bu insanlara yapacağınız katkılar, bağışlar bu noktada çok değerlidir.

            Her şey insanca yaşamak için.
            Başvuru yapmak isteyenlerin irtibat telefonu: 
             0 312 436 90 90
            İnternet adresleri :
           www.tgmp.net  -  birperimasali.com


           Vildan Poyraz Coşkun
           24.05.2012
           Yazı No: 28

Anne Olmak…

               Anne Olmak…

Gereksiz bulduğum günlerden birini daha kutladık. Anneler günü.

Yanlış anlaşılmasın lütfen. Annelerimiz değildir tabi ki gereksiz olan. Bu günü gereksiz diye nitelememde olaya, bu kutlamaları yapanların baktığı gibi bakamamaktan kaynaklanan farklılıklar var. Alıp veremediğim anneler değil, koskoca yılda adanılan bir gündür.

Yazılarımı takip edenler bilirler ki bundan başka gereksiz bulduğum günlere değinmeye çalışmıştım. Bu özel diye nitelenen gün vesilesiyle annelerimizden ve anne olmaktan bahsetmek istiyorum.

Anne olmak…
Annelik Başlı başına farklı bir duygudur. Rabbimin sadece insanlara değil, üremeyi sağlayabilen tüm canlılara verdiği olağanüstü bir duygu. Erkeğe karşı güçsüz gibi gözüken o narin bedenlerinde taşıdıkları annelik duygusu, aslında kadınlara verilen gizli bir güçtür. O öyle bir güçtür ki yalnız yavrusu tehlikede iken ortaya çıkar ve kendisinden kat ve kat fizik gücü üstünlüğü olanların karşısında bile devleşebilir.

Dünyanın birçok yerinde anne olma duygusu aynıdır fakat yaşanılanlar farklılıklar doğurmaktadır. Avrupa’nın herhangi bir yerinde anne olmakla, Filistin de, Afganistan da, Irak da ve şimdilerde Suriye de anne olmak farklıdır elbet. Hatta açlıkla imtihan edilen bir toplum olan Afrika da da anne olmak özeldir.

Açlık nedeniyle yavrularıyla göç etmek zorunda olan Afrikalı anneler ve bu göç yolundayken diğer çocukların kurtulması pahasına, içlerinden en hasta olan yavrusunu acılarıyla ve gözyaşlarıyla ölüme terk etmek zorunda kalan anneler. En acısı da bu sanırım. 

            Tüm bunları yaşayan annelerin yılın sadece bir gününde onları anladığımızı, değerli bulduğumuzu ve sevdiğimizi söylememiz ne kadar mantıklı sizce. İşte ben bunu doğru bulmuyorum.

            Şöyle bir düşünün; o günde çocuklarının mezarına her zamankinden daha acılı bir yürekle koşup “yavrum sen bana gelemedin ama ben sana geldim” diyen anneler. Özellikle şehitlerimizin anneleri.

            Şöyle bir düşünün; anneler gününü kutlayan arkadaşlarını kaçamak bakışlarında gizlediği yaşlı gözleriyle izlemek zorunda olan, anne özlemine her zamankinden daha fazla hisseden yetim yavrularımız.

            Şöyle bir düşünün; yaş olarak sonbaharlarında olan ve çocukları tarafından terk edilen huzur evlerinde, o gün ellerinin öpülmesini bekleyen yürekleri buruk annelerimiz.

            Ve şöyle bir düşünün; o çok sevdiği, özlediği annelerini uzaklarda olmasından dolayı kucaklayamadığından içinin buruk, yüzünün donuk olduğu bir gün yaşayan evlatlar. Tıpkı benim gibi.

Annem…

Kucaklayamadığım, elini öpüp iyi ki yanımdasın, iyi ki benim annemsin diyemediğim uzaklıktasın şimdi. Her zaman özlem duyuyordum ama bu gün daha fazla hissettim yokluğunu seni çok özledim annem.

Sadece senden uzaklardayken hissetmedim özlemini, yanındayken de özlüyordum seni ama sen bilmiyordun. Beni ne kadar özlediğini de hissediyorum anne ve seni çok iyi anlayabiliyorum.         Tek tesellim sesini duymak istediğimde, duyabilmemdir. Ama bu bana şimdi yetmiyor anne. Bu yılki anneler günü bana daha da anlamsız geldi. Birileri daha fazla üzülüyordur diyerek sevmediğim bu özel günü, şimdi hiç sevmiyorum anne ama seni çok seviyorum.

Bu vesile ile hayatın bana verdiği ikinci aneminde ellerinden öpüyorum.

Kendilerini unutup evlatlarının hayatını daha yaşanılır kılmak için çabalayan tüm annelerimizin ve huzurumuz için mücadele verirken, kahpe kurşunlar ile yaşamdan koparılan evlatlarının acılarıyla nefes alan tüm şehit annelerimizin de ellerinden öpüyorum.

         Vildan Poyraz Coşkun
             14.05.2012
             Yazı No: 27

Tükettikçe Tükeniyoruz

               Tükettikçe Tükeniyoruz

İnsan, yaşamını sürdürdüğü zaman içerisinde sürekli tüketen bir varlık olmuştur. “tüketmek için üretimin olması gerekir” olgusu bu noktada devreye girer. Tarihin ilk çağlarından beri insanoğlunun yeme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak için üretme noktasındaki çabalarını tarih kitaplarından okumaktayız.

O dönemden bu döneme gelindiğinde, tüketme noktasındaki inanılmaz gelişimin hepimiz farkındayız. Üretimin, tüketimi karşıladığı durumlarda ortada sorun yok iken üretim noktasındaki yetersizlikler ise günlük yaşantımızı zora sokmaktadır.

Bu satırlarımda değinmek istediğim asıl konu, artık toplumların tüketim toplumuna dönüşmüş olmasıdır.

Tüketmek kelimesi sadece yeme-içme noktasında kullanılmaması gerekir. Birçok farklı durumlar için kullandığımız bir kelimedir aslında. Örneğin bizi sıkıntıya sokup bunaltan insanlara “ömrümü tükettin” deriz. İnsanoğlunun ömrünün tükenmesi ne kadar acıdır değil mi? Üretilmesi imkânsız olan ve sürekli iyi ya da kötü de olsa tüketilendir ömür.

Hayatın hengâmesinde ömürle birlikte birçok güzellikleri de tüketir olduk velhasıl. Şöyle ki, selamımızı tükettik. Süregelen kalabalık toplum yaşantımızda, bir arada oturduğumuz insanlarla yüz yüze gelsek dahi selamlaşmıyoruz artık. Bir selamı çok görüyoruz birbirimize. Selamlaşmayı bıraktığımız içindir ki bizden sonra gelen neslin selamını alamaz olduk şimdilerde. Anlayacağınız, çocuklarımızın selamını aslında bizler tüketmiş olduk.

Tükettiğimiz öz değerlerimizden vefada merhamette sevgilerde en önemlisi saygıda nasiplerini aldılar bir bir.

Orta yaş ve üzeri her bireyin, genç nesillerimiz için en çok serzenişte bulundukları davranış, saygı ve sevgi noktasındaki eksiklikleridir. Evet, haklı bir eleştiri ama burada eleştirmemiz gereken onlardan önce kendimiz olmalıyız. Oysa bizler, kendi eksikliklerimizin farkında olmadan onları eksikliklerinden dolayı yargılıyor konumuna düşmekteyiz ki hoş olmayan bir durum bu. Aile içerisinde saygıyı ve sevgiyi gören, yaşayan hiçbir çocuk ya da genç dışarıya çıkıp topluma karıştıklarında, saygısızca davranamazlar. Kimse kusura bakmasın, önce kendimizi düzeltmemiz lazım. Sonrasında da çocuklarımızdan güzel davranışlar sergilemelerini bekleme hakkına sahip olabiliriz.

Çocuklarımız ailelerinin yansıması olarak toplumda hareket etmektedirler. Bunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Burada önce birey olarak, daha sonra da toplum olarak vurdumduymazlıktan sıyrılmaya ihtiyacımız var. Sorunlu olduğumuz evlatlarımızın sadece temel gereksinimlerini karşılamak adına sarf ettiğimiz onurlu çabanın ardında, diğer manevi ihtiyaçlarını da karşılamamız gerekmektedir.

Bildiğiniz üzere manevi değerlerimizin geleceğe aktarılmasının en etkili yolu, örneklerini yaşatmaktır. Bizden sonraki nesillerimizin bu değerleri tüketmeden yaşatabilmeleri için, en küçük topluluk olan aile birliği içerisinde bu davranışları hayata geçirmek gibi bir misyonumuzun olduğunu unutmamalıyız.

Çocuklarımıza bu değerleri aktarabilirsek eğer onlarda üretken duruma geçeceklerdir.

          Vildan Poyraz Coşkun
              07.05.2012
              Yazı No: 26

Matematiğin Suçu Ne?

               Matematiğin Suçu Ne?

Geçtiğimiz hafta sonu ÖSYM tarafından gerçekleştirilen YGS sınav sonuçları açıklandı. 1 milyon 837 bin 344 öğrenciden 50 bin 805 adayın sıfır çektiği bir sınavı daha geride bıraktık.

            Sınavlarla ilgili birçok bilgiler sınav sonuçlarının açıklanmasının ardından değerlendirilerek kamuoyuna sunuldu. Bu bilgilerden en çok ilgimi çeken 700 bin öğrencimizin matematik bölümünden sıfır çekmiş olmasıdır.

            Öğrencilerimizin büyük çoğunluğu tarafından matematik dersinin sevilmediğini, ilgi görmediğini yeni bir araştırma sonucu olarak sizlere sunmayacağım tabii ki. Bilinen bir gerçeğin bu sene de aynı sonucu vermesine şaşırmadım açıkçası. Ön yargıyla bakılan matematiği çocuklarımıza sevdirmekte zorlanıyoruz. Sevmedikleri için de öğrenme istekleri olmuyor. Biz eğitmenlerin ellerini kollarını bağlayan nokta bu oluyor.

            Dersine girdiğimiz sınıf mevcutlarının 40 ve üzeri olan öğrenci gruplarında matematiğe ilgi duyan ve o dersi zevkle yapıp başarı sağlayan hâlihazırda ancak 6-7 kişi bulabilirsiniz. Onları istekle takip etmeye çalışan fakat temel eğitimleri buna imkân vermeyen 8-10 kişi vardır. Ardından 10-15 kişilik grup etkisiz eleman gibidir.  Sorun yaratmazlar ama derse de katılmazlar. Ve geri kalan öğrenci grubu ise bir nevi matematik düşmanlarıdır.  Dersten hatta ve hatta bu dersin öğretmenlerinden de hoşlanmazlar. 40 dakikalık ders süresi boyunca canları sıkılan ve dersi sabote etme planları yapan bu özel öğrencilerimizin bazılarının düşüncelerini eyleme dönüştürme hevesinde olmaları eğitmenlerin canını sıkar ne yazık ki.

            Durum böyle iken çoğu öğrencimizin sınavlarda, matematikten sıfır çekmeleri sürpriz değil. Madalyonun diğer bir tarafı var aslında. Sınav sonrasında görüştüğüm birçok öğrencinin sınav değerlendirmelerinde “Türkçe soruları bizi ters köşeye yatırdı.” ifadelerine sıkça rastladım. Türkçe sorularının çok uzun olmasından dolayı sürenin azizliğine uğrayan öğrenciler, diğer bölümlerde rahatça yapabilecekleri sorulara zamanlarının kalmamasından dolayı, hüsranla sınavlarını sonlandırmaları da düşündürücü.

            Tamam, matematiği yapamamaları bir tarafa 700 bin öğrencilerimizin bu bölümden sıfır çekmelerinde ki diğer etken sürenin yetmemesi olmuştur. Diğer bir ifadeyle ne yazık ki matematik Türkçeye feda edilmiştir.

            Burada değinmek istediğim bir başka konu, sınava hazırlık döneminde okul eğitimine destek olmak ve sağlıklı bir şekilde sınavlara, öğrencileri hazırlama noktasında hareket eden dershane eğitimleridir. Birçok dönem eleştirilere maruz kalsalar da, eğitim sistemimizin tam olarak oturtulmamış olmasının verdiği açığı kapatmak için gayret sarf etmektedirler.

            Geçenler de eğitim sistemindeki yeni değişikliklerin bilgilendirilmesi akabinde, önümüzde ki dönemlerde dershanelerin de kapatılacağının söylenmesinin ardından, sektör işverenlerinden itiraz sesleri çok geçmeden geldi. Dershanelerin, takviye eğitimini almaya istekli olan öğrencilerimize okulla birlikte hareket edildiğinde ki katkıları küçümsenemez.

            Dershane desteğini alma yaş grubunun on ikiye düştüğü son dönemlerde öğrencilerin YGS sınavına gelene kadar aldıkları takviye, takdir ederseniz azımsanmayacak kadar uzun bir süre. Bu sürede sınavlarda artık, bilgi ile birlikte süre ile de yarışılacağı bilincinin öğrenciye öğretilmesi gerekirken sonuç ortada. Dershanelerin kapatılacağını duyduklarında (ne kadar gerçekçi olduğu da muamma) itiraz etmeden önce özeleştiri yapmaları gerekmez mi?

             Dershane eğitiminde ki asıl amaç eksik bilgilerin tamamlanması, öğrencinin test tekniğine alıştırılması ve verilen sürenin etkin kullanımıyla ilgili pratik edindirme iken ardı ardını yapılan deneme testlerinin, çocukları bezginlik noktasına getirmekten başka da bir faydası olmamış gözüküyor.

            Sınav akabinde soluğu dışarıda alan çoğu öğrencinin yakınlarıyla paylaştığı ilk cümle “sorular çok zor değildi fakat sürem yetmedi. Sürem yetseydi birçok soruyu da yapabilirdim.” olmuştur.

            Dershaneler noktasında ki bu eleştirilerimi haklı kılan ifadelerim üzerinde, sizlerin de düşünmesini istiyorum.
 

       Vildan Poyraz Coşkun
           23.04.2012
           Yazı No: 25

Yeni Türkiye Gerçeği

             Yeni Türkiye Gerçeği

            Toplum olarak son dönemlerde doğal bir değişim hatta bir evrim geçiriyoruz. Hal böyle olunca özgür düşüncelerimizi daha rahat dillendirebiliyoruz.

            12 Eylül ve öncesini, çocuk denecek yaşta olduğum için tam olarak hatırlamıyorum ama o dönemi birebir yaşayan neslin anlattıklarını dinleyince tüylerim diken diken oluyor.

            Cumhuriyet dönemi sonrasında ki yıllarda belli dönemlerde halkımıza dayatılan askeri rejimlerin götürülerinden aydın kesim dahil yurdum insanı özgür düşünemez olmuştur. Demokrasi ve özgürlük noktasında toplum nazarında gelişen en ufak kıpırdanmalardan bile ürken halk, kötü hatıraların tekrarlanmaması noktasında tüm baskılara boyun eğmek zorunda bırakılmıştır.

            Gelelim günümüze. Ne değişti de bizim için iyi rüyalar görmeyen bu insanların yaptıklarından dolayı yargılanmaları gerekir moduna geçtik. Şu andaki düşüncelerimizi çok öncesinde harekete geçirebilseydik 28 şubat günü sokaklarımızda halkımız ve seçilmişler tank gösterilerini seyretmek zorunda kalmazlardı.

            Evet sorumlular yargılanmalıdır. Neslimizin, geleceğe daha özgür adımlarla yürüyebilmesi için bu yapılmalıdır.

            TSK içerisinde bulunan ve konumlarını ve ellerindeki silah güçlerini halk üzerinde ezici güç olarak kullanmak isteyenler saf dışı bırakılmalıdır. Ülke halkının gözünden bile sakındığı, değer verdiği ve zarar görmesine asla müsaade etmeyeceği bu kurumu hak ettiği gibi daima taşıyacaktır.

            Meclis içerisinde anayasa kanunu, eğitim kanunu gibi kanunlar öncesinde, yaşanan gerilimli saatlere hepimiz şahit olmaktayız. Muhalefet ve iktidar partileri arasındaki uyumsuzluklara alışkın olduğumuz aşikârken 12 Eylül’e sebebiyet veren sorumluların, cuntacıların yargılanması konusunda iktidar ve muhalefetin tümünün, sağduyulu davranarak ortak hareket etmesi tüm seçmenleri mutlu etmiştir. Vekiller bu kararlılıklarıyla halkın teveccühlerini kazanmışlardır.

            İster 12 Eylül sorumluları, ister darbe heveslileri içerisinde olan tüm insanlar artık Atatürk’ün özgürlükler çerçevesinde kurmaya çalıştığı Türkiye Devletinde kendilerini halkın üstünde göremeyeceklerdir.

            Bu yargılamalarda o dönemlerde eziyet görüp acı çeken nesil bile “yargılansınlar ama asılmasınlar      düşüncesindeler. Halkımızın geldiği bu noktayı çok önemsiyorum. Bu düşünce tarzıyla her şeyin en iyisine layık olduğunu kanıtlamışlardır.

            12 Eylül’ün baş aktörü olan Kenan Evren’i yürümekte dahi zorlandığı bir döneminde, aradan çok sular geçmesine rağmen evinden alıp yargılamak istememizin bir sebebi var tabii ki. Buradaki gösteri, aslında gelecekte bu düşünceler çerçevesinde hareket etmek isteyenlere verilen bir mesajdır. Bu mesaj yargılama sürecinde doğru verilirse eğer, caydırıcılığı da bir o kadar etkili olacaktır.

            Keyfi, sırf güç gösterisi kokan, milletin dediği değil benim dediğim olsun diye sekteye uğratılan demokrasimizdir ne yazık ki. Tamda özgürlükler ve ekonomi noktasında önemli adımlar atılmak istenirken yenilen çelmeler vs. artık bu dönemleri bir daha yaşamak istemiyoruz. Ülke halkının topyekûn ağız birliğinde olması uygarlığa ve özgürlüğe atılan adımların bir göstergesidir.

              Velhasıl…
Mutluyum tüm gelişmelerden
Mutluyum düşünebildiklerimi özgürce yazabilmekten.
Mutluyum geleceğe daha güvenli bakabilmekten..

          Vildan Poyraz Coşkun
              16.04.2012
              Yazı No: 24

Şimdi Özümseme Zamanı

           Şimdi Özümseme Zamanı

Eğitim her asırda olduğu gibi, bilgi çağı olan günümüzde de ülkelerin gündemini yoğun olarak meşgul etmektedir. Ülkemizde son dönemlerde yaşanan yenilenme hareketlilikleri tüm bunların bir yansıması olabilir mi?

            Yenilenme her şeyin doğasında var olan bir olgudur aslında. Hücreler yenileniyor, insan yenileniyor ve en önemlisi bilgi yenileniyor. Yenilenme hareketliliğinden nasibini en çok alan bilgidir tabi ki.  Bu bilgilere ulaşmanın bir çok yolu olmasına karşın en etkili yol belli kurumlarda verilen eğitimdir. Bu kurumlarda eğitimin ne şekilde verileceği belirlenir ve belli sistemlerle uygulanır.

            Türkiye’nin 17 Aralık 2004’te aldığı üyelik takvimiyle başlayan ve 3 Ekim’de müzakerelerin başlamasıyla yeni bir boyut kazanan Avrupa Birliği (AB) süreci, ülkemizde bildiğiniz gibi oldukça yoğun tartışmaları da beraberinde getirmiştir.

            İnişli çıkışlı ivmelerle, elli yılı geride bıraktığımız AB üyeliği sürecinin en önemli maddelerinden olan eğitim ve kültürle başlaması, üyeliğin öneminin vurgulanması açısından kayda değer diye düşünüyorum.

            Müzakere sürecinde dayatılan ve kolay gibi gözüken “eğitim ve kültür” maddesi, bize göre üyeliğin belki de en ağır maddesidir. Bu maddeden dolayı hem AB hem de Türkiye kamuoyunda, bu üyeliği imkânsız görenler çoğunluktadır.

            Son dönemlerde ki eğitim alanında gerçekleştirilmeye çalışılan köklü değişimlerin temelinde aslında bu yatmaktadır.

            Modern dünyanın eğitim yaklaşımlarından olan demokratik eğitim, özgür eğitim, birey merkezli eğitim kavramlarının ülkemizde de yer bulabilmesi için ciddi bir dönüşüm yaşamamızın zamanı geldi de geçti bile.

Yapılan en son çalışma hem meclis içerisinde hem de ülke genelinde uzun tartışmalara sebep olan 4+4+4 eğitim sistemidir. Tüm tartışmalara rağmen yasallaşarak sonuçlandırılan bu sistem, başlı başına devrim niteliğindedir. Bazı ağızlarda 28 Şubat süreci kalıntılarının temizlenmesi gibi algılansa da, çığ gibi büyüyen genç neslimizin daha kaliteli yetişmesi noktasında elzem olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz.

            AB eğitim yaklaşımında var olan ve bizden de istenen demokratik, özgür ve birey merkezli eğitim anlayışı aslında tarihimizin köklerinden beri bizde de var olan bir yaklaşımdır. Şu anda yapılmaya çalışılan, bu yaklaşımın yeniden fark ettirilip uygulamaya geçirilmesidir.

            AB süreci çerçevesinde yapılan bu yeni adımları AB üyeliğinin ev ödevleri gibi algılamayıp, eğitim sistemimizdeki temel yanlışlıklar bertaraf edilmelidir.

            Yeni sistemi özümseme noktasında, yapıcı hareket etmek, bizleri AB üyeliğine taşımasa da yararımıza olacaktır.

            Bu noktada yapmamız gereken; biraz sabır, biraz özveri ve tabi ki çok çalışmak..


 Vildan Poyraz Coşkun
     09.04.2012
     Yazı No: 23

Sınavlar Arifesi

Sınavlar Arifesi                     

Önümüzdeki günler, sınavlarla geçireceğimiz yoğun günler olacak. Çeşitli yaş gruplarında ki öğrencilerimiz “hayatımın sınavı” diyerek girecekleri sınavlarda ter dökecekler. Bilmezler ki hayatlarında ki sınavlar uzun bir süre bitmeyecek.
Çocuklarımızın büyük beklentilerle girdikleri sınavlarda ki kendi paylarına düşen pasta dilimi her geçen gün küçülmekte ne yazık ki. Anlayacağınız zor süreçlerin arifesindeler onlar.
Burada üzerinde durmak istediğim, sınav öncesi ve sınav sonrası süreçler.
Uzun çalışma dönemleri sonrasında hazırlanılan sınavlar öncesindeki umutlar, yerini sevinçlere veya hayal kırıklıklarına bırakacak. Yaşanan sevinçler de hüsranlar da yaşamın bir parçası. Yaşanılacaklar, yaşamla iç içe olan duygular aslında.
Sınav öncesinde sağlıklı çalışma dönemi geçirerek sınavlara hazırlanan öğrencilerimizi bekleyen en önemli sorun, öğrencilerimizin büyük çoğunluğunda gözlemlenen sınav kaygısıdır.
Sınav kaygısı başlı başına o dönem içerisinde, endişe veren bir sağlık problemi olarak gözlemlenmekte öğrencide. Çalışmasına rağmen, başaramayacağını düşünerek ruhsal yönden yıkıma uğramakta ve başarısızlık sonrasını dünyanın sonu olarak görmektedir. Yapılması gereken, okul veya gidiyorsa dershanelerin rehberlik servislerinden yardım almaları, onların sağlıklı bir şekilde sınav süresini geçirmeleri bakımından önemlidir. Aksi taktirde sınav stresi, başlı başına sınavın başarısını dinamitleyen bir faktördür.
Burada ailenin tutumu da çok önemlidir. Çocuklarımız sınavlara hazırlanırken, ailelerin bu süreci kontrollü bir biçimde ve bilinçli olarak katkıda bulunmaları gerekmektedir. Sağlanılan bu katkıyı başarıları için gerekli buluyor ve bu noktayı çok önemsiyorum. Bir çok ailede gözlemlediğim, çocuklarını sınavlara hazırlamayı kendilerine görev edinerek, çocuklar üzerinde aşırı baskı uyguladıklarıdır.
Velilerin iyi niyetlerle göstermiş oldukları bu aşırı duyarlılık, belli bir süre sonra çocuklarımızda ters etki yaratmakta ve büyük bir strese neden olmaktadır. Bir şeyin kararı iyi tutturulursa sonuç o kadar güzel olur. Biz toplum olarak orta kararda hareket etmesini çok fazla beceremiyoruz galiba. Aşırı ilgi yada ilgisizlik gibi uç noktalarda hareket etme alışkanlıklarımızdan bir türlü vazgeçemiyoruz.
Biliniz ki ; belli sorumlulukları çok küçük yaşlarda kazandırdığınız çocuklarınız en az sizin kadar geleceklerini düşünebilir ve o yönde hareket edebilirler. Onların sizden istedikleri sadece, onlara güvendiğinizi hissettirecek desteği vermeniz. Şartlar her ne olursa olsun, onları çok sevdiğinizi hissettirerek, başarılarını etkileyecek bir çok olumsuz faktörlerden arındırabilirsiniz.
Evlatlarınızın başarılarında veya başarısızlıklarında yanlarında olup, geleceğe emin adımlarla yürüdüklerini izlemeniz bu kısa yaşam diliminde payınıza düşen en güzel anlar olacaktır.

Haftaya görüşmek dileğiyle hoşça ve dostça kalın.

 
Vildan Poyraz Coşkun
26.03.2012
Yazı No: 22

Bir Şiir Akşamı

               Bir Şiir Akşamı

Geçtiğimiz haftalarda şehrin yerel sayılı  basınlarından olan Sivas Postası’nın kültür edebiyat dergisi olarak okuyucularına sunduğu poyraz edebiyat dergisi adına düzenlenen ve çok uzaklardan şehrimize gelerek bizlerle bir arada olan Sayın Hüseyin Peker beyefendinin de katılımıyla gerçekleştirilen şiir dinletisi düzenlendi.

Genişşşşşş katılımlı bir şölen olmadı ne yazık ki!

Hafızam beni yanıltmadıysa sadece yazılı basından, aynı zamanda Hilal radyodaki programıyla dinleyicileriyle buluşma fırsatını yakalamış olan bir arkadaşımız şereflendirmişti geceyi.  Daha sonraki günlerde bu arkadaşımızın konuyla ilgili yazısına istinaden -çok özür dileyerek- bir şeyler paylaşmak istiyorum izninizle.

İyi niyetlerle oluşturulan program süresince, kendi programınız için ter dökmenizi izledim. İyi izlenimlerle izlemiştim oysa sizi, ta ki konuyla ilgili yazınızı okuyana kadar.

      Yazınızda, nemalandığınız programa emeği geçenlerin isimlerini dahi dillendirmekten özenle kaçınmış olmanızı şaşkınlıkla okudum. Program sonrasında radyonuzda ağırlayıp, övgülerle uğurladığınız isimleri es geçmeniz keza öyle.

"Her fırsatta yanımızda olduğunu belirtenler nedense programda yoktu. En azından derneğin bir çiçeğinin olması gerekirdi. Ya da geldiler biz görmedik"

                Hocam bu satırlarla birçok eleştirileri dillendiriyorsunuz da, sizin yaptığınıza " bu ne perhiz, bu ne lahana turşunu" derler bizim köyde.
siz düzenlenen programı şereflendirdiniz. Biz sizi gayet iyi gördük!
siz gelmişsiniz ama…
programa emekleri geçen insanları dahi görmemişsiniz sayın hocam!
yazık yaaa!
Haaa bu arada, şairler ve yazarlar derneğini temsilen gelen arkadaşları da birçok teferruat gibi gözden kaçırdınız sanırım.

                Öyle ya da böyle şehrin kültürüne katkıda bulunmak adına bir şeyler yapılmaya çalışıldığı ortada iken, tavrınız, yaklaşımınız hiç hoş olmadı bence. İsterdim ki bu ve benzeri programların önünü açacak, yapılan en küçük etkinlikleri değerlendirip, daha iyilerinin ortaya konmasına katkı sağlayacak türde bir görev üstlenseydiniz keşke.

      O çok sevdiğiniz Sivas’ımızı dışarıdan bir gözle izliyorum bir süredir. Bazen, sizi sizden daha fazla sevdiğimi düşünüyorum. Gözlemlediğim, sürekli olarak insanların birbirlerini eleştirdiği. Daha iyisini istemesine karşılık, kendisinin ortaya bir şeyler koymaktan kaçındığı, yapılan olumlu davranışlara dudak bükerek küçümsemenin alışkanlık haline geldiği, açıkçası anlamlandıramadığım garip bir durum var ortada.

El birliği ile meydana getirilebilecek onca güzellikleri, bu ve buna benzer küçük hesaplar, hırslar baltalamakta ne yazık ki.

kaybeden kim?

siz tabii ki

Güzel şeyleri görseniz de dillendiremiyorsunuz. Küçük guruplar halinde hareket etmek ve yapılan güzel işleri sırf karşı taraf yaptı diyerek “ tüüü kaka ” diyerek değerlendirmek sizlerin kaybı. Asıl kaybın kültürünüzün olduğunu anladığınızda o, muhteşem varlığınızın Sivas sınırlarını zorlayacağını göreceksiniz.

sonuç; olumlu da olsa olumsuz da olsa sorumlusu sizsiniz değerle dostlarım.

Haftaya görüşmek dileği ile hoşça ve dostça kalın.
 

Vildan Poyraz Coşkun 
18.03.2012
Yazı No: 21

Gereksiz Günler

          Gereksiz Günler

          Geçtiğimiz günlerde, her sene olduğu gibi 8 mart dünya kadınlar günü, coşku ile kutlandı !!.

Her kesim, elinden gelen ne varsa, bir güne sığdırıp, saat onikide de noktayı koydular. Seneye aynı bilindik sahneleri sergilemek için enerji toplamaları lazım ne de olsa!

8 mart imiş!

Emekçi kadınların günü imiş!

Ne yazık ki, bu yaşıma kadar bu günü, bir kadın olarak anlamlandıramadım bir türlü. Gerçek emekçi kadınlarımızın –ısmarlama- koca bir yıl içerisinde bir güne ihtiyaçları var mı acaba diyerek, düşünmeden edemiyorum da.

Şu şarkıyı mırıldanasım geldi birden “senede bir gün

Bu, özel mi özel günde TV ekranlarında, ünlü-ünsüz medyanın gözdeleri, kadın dernekleri boy gösterme telaşındaydılar. Karşı cinsten kutlamaları kabul eden sözde emekçi kadınların, suratlarındaki tarifsiz mutluluksa görülmeğe değerdi doğrusu.

Sözde duyarlı erkeklerimiz de, bir güne sığdırmaya çalıştıkları sevgilerini, desteklerini, minnettarlıklarını sunma telaşı içerisinde ki duruşları komik denecek cinstendi.

Bazıları bu günün bir sembol olduğunu dile getirseler de her şeyin en iyisini hak eden kadınlarımıza ( altını çiziyorum HAK EDEN ) hakları, sembolleştirilen bir günde değil, her zaman verilmelidir. Alaycı üslubum, bu kanaati taşıdığımdandır. Bunun dışındaki gösterileri ise asla kabul etmiyorum.

Bu düşüncelerime bakıp da feminist olduğum kanısına da varmanızı istemiyorum. İsterdim ki feminist geçinen kadınlar benim verdiğim tepkiyi vermiş olsalardı keşke.

Türkiye’de kadın sorunlarının ayyuka çıktığı, kadına şiddetin yaşanmadan geçirilen bir günü hatırlamıyorum. Hatta ve hatta, kocasının talimatıyla akrabasının kurşunlarıyla, sığındığı poliklinikte can veren bir kadın haberinden sonra nasıl bir gün kutladığımızı düşünmeye davet ediyorum.

Son günlerde kadına şiddeti azaltmak yada caydırıcılığını artırmak adına bir çok kararın yasallaşması aşamasına gelmememizden dolayı, memnuniyetimi dile getirmeden de geçemiyeceğim. Bunlardan en kayda değer olanı; gerektiğinde kadının kimlik değişiminin yapılabileceği idi.

Tepkim sadece kadınlar gününe değil tabi ki. Bu gün ile birlikte kabul etmediğim bir anneler günü, bir babalar günü ve en gereksiz bulduğum gün, sevgililer günü. Hepsinin alt zeminde ticari hareketlilik yatmaktadır. O günlerde yapılan alışveriş çılgınlığını bir düşünsenize. Bu sözde özel günlerde kasalarını doldurup kazançlı çıkan kim?

Gereksiz bulup saydığım bu günleri farklı bir açıdan değerlendirmek istiyorum. Şöyle ki; 14 Şubat sevgililer günü; sevgilisi olan, eşi olan gider hediyesini alır, güzel ve özel bir gün geçirir. Buraya kadar iyi hoş. Görsel ve yazılı basında o gün, konuyu can alıcı bir şekilde işler. Ya sevgilisi, eşi olmayanlar. Onların gün boyu yaşadıkları mutsuzluklar, ümitsizlikler ne olacak. İşin bu boyutunu hiç düşündünüz mü?

Bir başka düşünmemiz gereken benzer özel gün, anneler ve babalar günü. Annesi-babası olanların mutlu geçirdikleri bir gün iken, onları kaybetmiş veyahut onları hiç tanıyamamış binlerce insanın o günü, duygusal anlamda nasıl geçirdiklerini de düşünmemiz gerekiyor. Belki her zaman hissederiz yokluklarını ama o gün kat be kat ağır gelir insana.

Bu yüzdendir ki bir güne sığdırılmaya çalışılan sevgi, minnet yüklü paylaşımları, tüm yıla yayarak vermeye çalışalım lütfen. Ancak o zaman gerçek değerini bulacaktır tüm emekler.

Haftaya görüşmek dileğiyle hoşça ve dostça kalın.
 
 
              Vildan Poyraz Coşkun 
               12.03.2012
               Yazı No: 20

Yerken Ölmeyelim

          Yerken Ölmeyelim

          İnsanoğlunun yaşamını sürdürebilmesi için elzemdir gıdalarımız. Bu yazımda belki de hepimizin haberdar olduğu ama ne yazık ki birçoğunu yerine getirmekte imtina ettiğimiz beslenme alışkanlıklarımızdan bahsetmek istiyorum.
          Sağlıklı yaşam için sağlıklı beslenmenin şart olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Sağlıklı besleniyor muyuz? Yoksa beslenmek adına sadece yiyor muyuz? Neleri ne şekilde yiyoruz?
Tüm bunları neden yazma gereği duyduğumu söyleyeyim size.


Apaçık endişe...
          Evet, endişe duyuyorum. Besinlerimizin yazı-kışı kalmadı artık. Her mevsim aşağı yukarı her çeşit sebze ve meyveye ulaşabilir duruma geldik. Özünde çok güzel bir gelişme. İnsanın canı ne yemek istiyorsa ve az buçuk parası da varsa sorun yok tabi ki. Bunlar işin güzel tarafları. Kışın mevsimi olmadan üretilen ve bizler tarafından da zevkle tüketilen gıdaların nefsimizi tatmin etmenin dışında, bedenimize verdiği zararlar aklınızın ucundan geçmiyor olması kötü .
          Yazımı asıl şuna bağlamak istiyorum. Endişe ediyorum dedim ya çağımızın en önemli hastalığından endişe ediyorum. Hepimizin bilgisi dâhilindedir; KANSER.
           Son senelerde gribal enfeksiyon gibi yaygın durumda olan kanser önümüzdeki yıllarda artarak devam eden bir seyir alacağının sinyallerini almaktayız. Allah bu hastalığın pençesinde olan tüm hastalarımıza kolaylık versin.
           Kanser hastalığı durup dururken çıkan bir hastalık değildir. Kansere yol açan iki büyük etken, sigara-alkol ve mutfağımızdan midemize kendi ellerimizle hazırladığımız yiyecekler.
Günümüz gıda üretimlerinde kullanılan zirai ilaçların kansere davetiye çıkardığı bilirken, üretimde de bunlardan vazgeçilememektir. Kışın, seralarda ve hormon takviyesi ile üretilen yaz sebzeleri ve meyveleri başlı başına hastalıklara davetiye çıkarmaktadırlar. Gün geçmiyor ki haber programlarında boy gösteren doktorlarımız, bu besin zararlı-şu besin zararlı diyerek bizleri bilgilendirme peşindeler.
        Avrupa ülkelerinin pazarlarında yer alan kurtlu evet kurtlu, yani ilaç vurulmadan üretilen meyvelerin talep görmesini yadırgamamalıyız. Doğru olan budur ve tüm annelere sesleniyorum. Lütfen çocuklarınızı en iyi şekilde beslemek isterken, en kısa şekilde hastalıkların pençesine kendi ellerinizle atmayınız. Mutfağınıza tüketmek amacıyla aldığınız sebze ve meyvelere bir saate yakın sirkeli suda bekletmeniz bunları en az zararla tüketmeniz için şanstır aslında. Üşenmeyin lütfen. Kendiniz için, yavrularınızın sağlığı için bunu yapmak zorundasınız aslında.
         Bilinçli anne olmanın bu yönünde beslenme bilgisinin olduğunu unutmamalıyız.
Naçizane dağarcığımda olan birkaç bilgiyi de paylaşmak istiyorum sizlerle. Doğal, kırmızı renkli sebze ve meyvelerin ( domates, kırmızı turp, böğürtlen, kırmızıbiber vb ) kanserle mücadele ettiklerine aklımızdan çıkarmamalıyız ve bolca tüketmeliyiz.
         Eskiden olduğu gibi her besini zamanında tüketmeliyiz. Kışlık sebze ve meyveleri yazın da yazlık sebzeleri ve meyveleri tüketmek sağlımıza atılan ilk adımlardan olmalıdır.

Haftaya görüşmek dileğiyle hoşça ve dostça kalın.

Vildan Poyraz Coşkun
05.03.2012
Yazı No. 19

Uzanan Ellerin Sırrı

                    Uzanan Ellerin Sırrı 

İnsanoğlu bu işte. Her duyguyu yaşamaya meyilli. Sevinçler, umutlar, hüsranlar, gelecek planları, hastalıklar ve daha niceleri. Sevinçler, küçük mutluluklar, umuda yürüyüşler işin güzel tarafı. Sevdikleriyle bir arada olması en güzeli, en özeli. Hep söylenirya, insan elindekilerin kıymetini bilmeyen, şükretmesini bilmeyen bir varlıktır diye. Tüm bu güzellikler elimizden gittiğinde koparırız feryadı.  Ama iş işten geçmiştir artık. Ne zaman işin hoş olmayan taraflarıyla baş başa kalırız, o zaman, umut etmenin, sağlıklı olmanın, sevdiklerimizin ve bir çok nimetin, ne kadar özel, ne kadar güzel olduğunu fark ederiz. Oysa iş işten geçmiştir. 

İmtihan dünyasındadır insanoğlu. Birilerine verilen imtihan, gözlerimizin önündeyken, duyarsız tavırlar sergileriz. Sanki o imtihan bizim için olması çok uzak bir ihtimaldir. Oysa ne büyük bir cahilliktir. Buradaki cahilliğin; okumayla, kültürle alakası yoktur. Fark etmemezlik çok büyük bir cehalettir. Tüm bu duyguları içinde barındıran insanların, baş etmekte en çok  zorlandıkları ana başlıklar;  hastalıklar, sevdiklerini kaybetmeleri ve umutlarının tükenmesidir. Tam bu noktada aracı kuruluşlara yöneliriz. Tıp, alternatif tıp gibi. Hatta ve hatta hacı-hoca muhabbeti. Bu durumları kullanan umut tacirleri işin cabası.  Ya onlarında çare üretemediği yerde ne yapacağız?  Bu aşamaları kaydedemeyen  insan için yaşam, içinden çıkılmaz bir hal almıştır artık.

         Bu aşamalarda, akıl sağlıklarını tam olarak kullanılamayacak durumların ortaya çıkması kaçınılmaz bir durum gibi algılanmaktadır. İntiharlar tam bu şartlarda yaygınlaşır. Bu gibi intihar durumlarını atlatamayanlar genellikle ergenlik dönemi gençlerimiz ve yaşam şartlarının ağırlıklarına dayanamayan anne-babalardır.

         Yaşamın zorlukları ne olursa olsun, akıl sağlıklarını koruyan milyonlarca insanın sırrı nedir  acaba? Hiç düşündünüz mü? Gençliğimizin düştüğü bunalımlardan çıkamamalarına etken ne olabilir sizce? Akıl sahibi bir insanın çok kafa yormadan cevaplayabileceği bir soru aslında.

         Çok kısa ama bir o kadar da önemli sayılabilecek bir cevap. İnanç..  

Ama sağlıklı bir temel üzerine oturtulmuş bir inanç. Yaratılış mantığını kavrayabilen her akıl, şarlar her ne olursa olsun, iyinin de güzelinde insanlar için olduğunu, şükrün ve sabrın ayrı ayrı değer taşıdığını kavramak zorundadır. Kavrayamadığı nokta onun için bitiş noktasıdır. İnanın çok önemli bir çizgidir yaşamın içinde ki inanma ihtiyacı. İnsan elinden geleni yaptıktan sonra ki aşamada ancak bu inançla yaşama tutunur.

Üstün Dökmen hocanın bahsettiği, küçük şeyler ve küçük mutluluklar işte bu aşamada devreye girer. Sevgilerimizin, sağlığımızın, hayal kurabilmemizin tarifsiz mutluluğunu ancak küçük şeyleri fark ettiğimizde anlamlandırabiliriz. Büyük hayallere gerek duymadığımızı fark eder ve gülümser yüzümüz.

Engelli arkadaşlarımızın bir çoğunun o imkansız gibi görünen başarılarını izlediğimizde “bu halde olmalarına rağmen, nasıl olur da, sevinçlerini, mutluluklarını koruyabiliyorlar” diyerek geçiririz içimizden her defasında. İşin özündeki inancı nasıl göremezsiniz  Unuttuğumuz, farkında olmadığımız kısada olsa yaşamın özünde ki inanç işte bu aşamada kendini gösterir.

Başbakanımızın, dindar gençlik isteğini bu anlamda çok yadırgamıyorum. Sayın Başbakanımız sanırım tüm bunları kastederek, gerekli bir noktada yaptığı çıkışı, farklı mecralarda dillendirerek polemik konusu yapmak  doğru değil bence. Olayları farklı noktalardan alıp gündem yaratanların bir çoğunun aile yapılarında ki bozukluklar bilgimiz dahilindeyken, yorum yapmaya gerek yok sanırım. Sürekli gündem oluşturma peşinde olmadan, tılsımlı kelimelere kafalarımızı  yorsak, ruhsal yöndeki bir çok sıkıntılarımızı bertaraf edebiliriz. Sağlıklı günler temennisiyle, hoşça ve dostça kalın…

    Vildan Poyraz Coşkun
    20.02.2012
    Yazı No: 18

    Söz Şehri Dergisi, Sayı 2 
    Temmuz Ağustos,Eylül 2015

Şiiit Sakin Ol!…

Şiiit Sakin Ol!…

Neler oluyor, yurdum insanı değişiyor mu ne? Otobüste bayanlara yer vermelerden tutun bir kuyrukta ön sıralara geçilse dahi “tabi tabii buyrun” demeler; öğrencilerin ellerinde bıçak ve falçata yerine birbirlerine uzatılan kitaplar, çiçekler; trafikte gülümseyerek yol verenler hatta ve hatta, trafik cezası yazan polise “memur bey doğru ben hatalıyım, yazın cezamı” diyen, saygıdeğer sürücüler; analarının, babalarının hayır dualarını almak için çırpınan evlatlar; akşam ana haberlerini gülümseyerek sunan spikerler. Yurdum insanının güzelliklerini, çok kutsal meclisimizde yapılan –fikirler çok farklıda olsa- olumlu müzakereler ve saygı dışına çıkılmayan fikir alışverişleri. Şekillenen yurdum insanının geleceği için sürdürülen çalışmalar.

         Ve en önemlisi ana haberlerde ne var biliyor musunuz? Sadece eceliyle ölenlerin haberleri var.
         Günaydın..
         Günaydıınn…

         Bu kadar güzel bir rüyadan uyanmayı kim ister ki. Yurdum insanının tüm güzelliklerini kaleme almayı ben istemez miyim. Güzel şeyler olmuyor değil tabi ki ama olumsuzlukların gölgesinde kalıyor ne yazık ki.

         Son zamanlarda en çok dikkatimi çeken, ana haber bültenlerinin bir çoğunun, ölüm haberleriyle işgal edilmesi. İnsanın içi kararıyor. İnsanı öldürmek bir tarafa, öldürdükten sonra -beklide öncesinde- insanlık dışı vahşetler. Kafa kesmeler, cesedi parçalayıp çöpe, oraya buraya atmalar. Okullarda erkek arkadaşları için birbirlerine giren iki kızdan birinin mezarda biten sonu ve on iki yaşındaki çocuğunu, sözleşme yaparak para ile satan bir baba. Daha niceleri.

         Nereye gidiyoruz. Nedir bizi bu kadar vahşileştiren sebepler. Toplum olarak cinnet mi geçiriyoruz. Depresyona girmek moda oldu artık.

         Geçtiğimiz günlerde meclisimizdeki bir oturumda cereyan edenleri tv ekranlarından seyrettik. Evlere şenlikti doğrusu. Eğitimleriyle, geldikleri konumlarıyla örnek kişiliklerine güvenerek seçtiğimiz ve bizleri –aman iyi bir şekilde teslim edin- diyerek, arkalarından sular dökerek meclise uğurladığımız temsilcilerimizin sokak kavgalarını aratmayan görüntüleri süperdi doğrusu. Daha sonrasında sebeplerini, olayların içeriklerini izah etmek için çırpınmaları ne komik. Sebep ne olursa olsun verdikleri görüntülere bir bakın. Yok böyle bir şey.

         Sanırım bizleri temsil ettiklerinden midir bilinmez, aynen yurdum insanı gibi asabiler. Birbirlerine karşı saygısızlar. Biz beklerdik ki, temsil ettikleri insanlara –sorun her ne olursa olsun, bizler gibi davranın. Doğru davranış budur- diyen görüntülerin bizlere verilmesiydi. Milletin özünün yansıtıldığı meclisin sayın değerli üyeleri, görüntülerinizi tekrar tekrar seyredin. Beğenirseniz devam edin. Bizde seyretmeye devam ederiz.

         Her dem stresliyiz evet. Stresin kimi zaman kendimizi “durdurun dünyayı inecek var” adlı ünlü tiyatro oyunundaki gibi hissetmemize yol açar. Vücudumuzu etkilediği gibi, zihnimize de çöreklenir ve saplantılı fikir ve endişeler kafamızda döner durur. Kimi zaman zihnimiz patlayacak gibi olur. Tam bu esnada yapılacak en  kolay ve etkin yöntem yürümektir. Gelişigüzel on-onbeş dakika yapılan yürüyüşler bile stresimizi azaltacaktır inanın.

         Stresten uzak, sağduyulu günler temennisiyle hoşça ve dostça kalın…


Vildan Poyraz Coşkun
13.02.2012
Yazı No: 17

Ya Tutarsa…

Ya Tutarsa…

Eğitimle ilgili sürekli yazıp çiziyoruz ama nafile. Hafif kıpırdanmalarda seviniyoruz çocuklar gibi ama devamı gelmediğinde umutsuzlukla birlikte yine başlıyoruz konuşmaya, ahkâm kesmeye.

         Sürekli sistem arayışlarındayız bildiğiniz gibi. Ne yaptıysak bir türlü oturtamıyoruz uygun bir eğitim modelini bedenimize. Bin parçalık puzzle gibi getiremiyoruz parçaları bir araya.

         OECD raporları yayınlandı geçtiğimiz günlerde. Olmuyor.. olmuyor… beceremiyoruz bir türlü. Çocuklarımız ne acıdır ki, Macaristan’daki akranlarından iki yıl geriden gelmektelermiş. Nerede hata yapıyoruz yıllardır bulamadık gitti velhasıl…

Şimdilerde halen yürütülmekte olan eğitim sistemine tablet bilgisayar uygulaması eklenecek. Ne getirecek bu uygulama. Ekran önünde o kadar güzel anlatılıyor ki, “tamam bu sefer olacak” diyesi geliyor insanın ama umutlanamıyoruz nedense. Bu uygulamayla öğrencilerimize kişisel bilgisayarlar dağıtılmasının ötesine gidilemeyeceği endişesini taşıyorum.

         Hal böyle iken önümüzde duran iki handikaptan bahsetmek istiyorum. Bunlardan biri, öğrenci penceresinden gözüken handikaplar. Şöyle ki; öğrencilerimizin çoğu bilgisayarı oyun ve iletişim aracı olarak kullanmakta iken onları, bilgi alımı için kullanmaları gerektiği bilincini ne kadar zamanda oturtabileceğiz.

         Tablet bilgisayar uygulaması öncelikle pilot merkezler de uygulanacak. Sağlıklı ve yararlı bir şekilde yürütülebilmesi için öğretmenlerimizin çeşitli kurslarla bu eğitime hazırlanması planlanıyor. İkinci handikap işte burada kendini gösterecek gibi geliyor bana.

         Öğrenci merkezli eğitim sistemimize halen adapte olamayan, emekliliği gelmesine rağmen görevine ısrarla devam eden ve en kötüsü de teknolojiden uzak olan öğretmenlerimizin, bu tablet bilgisayarlarla eğitim vermeleri inanın çok zor. Korkarım ki gözünü açar açmaz bilgisayarlarla haşir neşir olan yeni nesil öğrencilerimiz, mevcut bu öğretmenlerimizin bir çoğuna ders verecek gibi gözüküyor. Hayırlısı bakalım. Bunu da deneyelim görelim. Denemesek içimizde kalır neme lazım..

         Geçtiğimiz günlerde, onaltı bine yakın öğretmen ataması yapıldı. İnanın birçoğu pırıl pırıl gençler. Bu tablet bilgisayarlarla eğitim onlara emanet artık. Bu konuda yeni nesil öğretmenlerimize güveniyorum.

         Nasrettin Hoca’mızın dediği gibi,

         Ya tutarsa ” zihniyetiyle daha ne kadar gideceğiz. Bir yerlerden tutmamızın zamanı gelmedi mi sizce? Yeniden buluşma temennilerimle, hoşça ve dostça kalın…


Vildan Poyraz Coşkun
06.02.2012
Yazı No: 16

Ahh Keşkem!

                    Ahh Keşkem!
                    Keşkem, keşkem

Zaman, akıp giden bir olgu. Durdurulamayan, içeriği tam anlamıyla doldurulamayan da aynı zamanda. Hayatımızın bir çok evresinde, ardımıza dönüp bakma gereği duyarız çoğu zaman. Dönüp bakma, sorgulama evresi çoğu kez yaşamımızın ilerleyen safhalarında olur. Ve ardından gelen keşkeler.

         Ah keşkeler…

         Onlarla yüzleşmekten korktuğumuzdan mıdır bilinmez, geriye dönüp, bakmak ve kendimizle, geçmişimizle hesaplaşmak çoğu zaman hoş değildir.

         Bireyin yaşamında keşkeler ne kadar az ise, o kadar mutludur aslında. Geleceğimizin şekilleneceği dönemlerde doğru atılmayan yada atılamayan adımlar, yarınlarımızı keşkeler yumağına çevirir, hiç farkında olmadan.

         İnsan doğduğu andan itibaren, bir rehbere ihtiyaç duyar. Uzun bir süre ihtiyaçlarını karşılayıp gideremezler. Küçük insan, yetişkin oluncaya kadar bir dizi rehber davranışlara muhatap olurlar.

         Çocuklarımızın geleceklerini şekillendiren en önemli rehber olan anne-baba yada eğitimci her şeyin en güzelini, özgür ortamda uygulatarak öğretmeye çalışırlar ama ne kadar başarılı ve faydalı olabiliyorlar onlara. Kendinizi hiç sorguladınız mı? Hiç kuşkusuz bir çok ebeveyn ve eğitmen, onlar adına en iyi olanı yapmak için çaba sarf etmekteler.

         Bu yöndeki olumlu çabalarınızda unutmamanız gereken asıl konu, karar mekanizmasında olan bireyin önüne geçmemenizdir. Çocuklarımız, geleceklerini şekillendiren bir dizi sınavın arifesindeler. Mesleki adımlarını atacakları en önemli sınav olan üniversite giriş sınavına yoğun bir şekilde hazırlanmaktalar.

         Hala tam olarak, ne yapmak istedikleri konusunda kaygı duyan binlerce öğrencinin olması ise, daha sonraki yıllara keşkelere davetiye çıkarılması demektir.

         Dibe vurmuş ülkemiz ekonomisinin, önceki yıllara oranla  yükseliş ivmesini yakalamış olmasını, kayda değer, olumlu bir gelişme olarak görmekteyim. Ama genç nüfusumuzun sürekli artış trendinde olmasının getirisi olan istihdam yetersizliğini yani işsizliği de beraberinde getirmekte ne yazık ki.

         Hal böyle iken geçlerimiz bu yaşlarda yapmak istedikleri, mutlu olacaklarına inandıkları meslekleri seçmek istemelerine rağmen bizler, yani anne-baba yada eğitmen rehberler, onlar için doğru olduğunu düşünerek, yarınlarındaki keşkelerine sürüklemekteyiz belki de.

         Burada acı olan nedir biliyor musunuz? Her iki tarafında kendilerince haklı olmaları. Biz ebeveynlerin, gelecek kaygısıyla, mevcut iş alanlarının daha geniş olduğu mesleklere yönlendirmek istemesi ne kadar doğru yada çocuklarımızın önlerindeki işsizlik problemine karşın, istedikleri meslekleri seçip okumak istemeleri ne kadar yanlış sizce.

         Güncel bir örnektir. Eğitmen olmayı her şeyden çok isteyen bir öğrencinin, Meb’de yaşanan öğretmen atamalarının zorluklarından dolayı, hiç istemediği bir alana yönelmesi ve orada hayat mücadelesini vermesi. Hayatı “keşke şartlar böyle olmasaydı da eğitmen olsaydım” diyerek geçen bir ömür düşünün. Ve buna benzer örnekler istenirse çoğaltılabilir.

         Burada kalemi eline alıp, yazıp çizen biri olarak inanın yorum yapmakta zorlanıyorum. Ve biliyor musunuz ki yüzlerce, binlerce öğrencimiz, anne-baba ve eğitmenlerimiz her sınav arifelerinde işte bu ikilemlerle boğuşmaktalar.

         Herkes kendi içerisinde en doğru kararı vermek için çaba sarfetmekte. Bu aşamalarda rehber görevini üslenen ister anne-babanın, ister eğitmenlerin yapacakları en doğru davranış, çok fazla müdahale etmeden en son kararın, çocuklarının kararı olmasına dikkat etmeleridir. Seçimlerinin doğru yada yanlış, kendi kararları olması, onların daha sonrasında karşılaşacakları güçlüklerle mücadele azimlerini de beraberinde getirecektir.

         Ülkemizin büyük bir sorumu olan işsizliğin beraberinde gelen ve hayatımızı farklı yönlerde seyretmesini sağlayan yanlış kararlar ve keşkelerimizle geçireceğimiz bir yaşam.

         Burada tümüyle negatif olmak istemiyorum aslında. İstedikleri meslekleri en verimli şekilde icra eden bir çok bireyi de görmezden gelemeyiz. İşte burada ki en büyük k-e-ş-k-e her insanın, istediği ve verimli olduğu alanlarda görev yapabilmesi.

         Tam bu noktada söylenebilecek en son söz; keşkelerinizi en az düzeyde tutabildiğiniz bir yaşam dilemek. Hoşça ve dostça kalın…

 Vildan Poyraz Coşkun
     30.01.2012
     Yazı No: 15

İnsan Egosunun Gözükmeyen Pozitif Yönü

                  İnsan Egosunun Gözükmeyen Pozitif Yönü
 
İnsan ilişkilerimizi samimi duygular çerçevesinde şekillendirmeye çalışırız. Samimiyetsizliğin kol gezdiği ortamlardan kendimizi soyutlamak ne denli zordur, değil mi? Özellikle çalışma ortamında, akraba ilişkilerimizde veyahut komşuluklarımızda.

         Oysa bu yakın ilişkilerde yakalanan samimi duygular insanın iç huzurunu oluşturur. Karşılıksız yardımlaşmalar, gerçek değerini bu gibi ortamlarda bulur.

Bu samimi yaklaşımları en çok çocuklarımızın küçük yaşlarında izleme fırsatını bulabiliriz. Onların yaklaşımları samimidir, önyargısızdır.

         İki yaşındaki bir çocuğun yanında ağlayan, kendi akranı diğer bir çocuğa olan yaklaşımını hiç gözlemlediniz mi? Önce acıma duygusuyla bakar, daha sonra etrafını kolaçan edip, yardıma gelen biri var mı diye etrafı tarar. Ardından kimse yoksa “bak ben sana yardım edeceğim” duygusuyla – elinde ne varsa uzatır diğer çocuğa. Çocuk susar yada susmaz. O, sadece kendisinin hissettiği ama dillendiremediği bir hazzı yaşar.

Büyük bireylerde de durum aynıdır. Çok kötü ruhlu insanların dışında, yardıma ihtiyacı olan insanlara yardım etmeden duramazlar. Yardımlaşmada gönüllülük esastır. İnsan ve toplumların yararına olan her türlü oluşumun temelinde gönüllük vardır.

İnsan sevgisi, bir çok güzel davranışın temelini oluşturduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz. Gönüllülükte de durum farklı değildir. Hiçbir karşılık beklemeden, özveriyle yapılan bir davranışın sonrasında duyulan haz tarif edilemez. Onları kimi zaman acılara katlandıran, kimi zaman açlık ve uykusuzluk çektiren işte bu hazdır.

Tüm bunların toplum içerisinde kabul gören, imrenilen taktir edilen eylemler olduğu gerçeğini hepimiz kabul ediyoruz. Burada belki bir çok insana ters gelebilecek bir düşüncemi ifade etmek istiyorum. Bir çok sıkıntıya katlanılarak yapılan eylemler, başkaları için yapılıyor gözükse de, insan bir şekilde kendi egosunu tatmin için yapmaktadır. Maddi hiçbir getiri yoktur ama ruh sağlığını beslemektedir. İşte katlanılan sıkıntılar, bu hazzı hissedebilmek içindir. Hal böyle iken, toplum böyle insanlara ihtiyaç duymaktadır.

En çok ihtiyaç duyulan alan  eğitim camiasıdır. Eğitim, gönüllülük esasına dayanır. Burada ki sevgi, çocuk sevgisidir. Okullarımızda, gülümseyerek görev yapan öğretmenlerimizin hepsi birer eğitim gönüllüleridir. Onlarda sadece para kazanmak değildir amaç. Öğrenme aşklarını ve ruhlarındaki hazineleri öğrencileriyle paylaşırlar.

Estetik görüntüleri, iz bırakan organizasyonları, paylaşılan etkinlikleri ile güzellikleri yaşayan okullarımız da dikkat ederseniz gülümseyen gönül elçileri iş başındadır. Karanlıkla mücadele eden aydınlık lambalarıdır onlar.

Yaşam içerisinde karşılaşılan birçok kötü örnekleri yanında bu vasıfları taşıyan hem eğitmenlerimize, hem de çevremizde bulunan bireylere, bundandır ki sahip çıkmalıyız.

 
Vildan Poyraz Coşkun
     23.01.2012
     Yazı No. 14